Kayıtsız III \u0130zmir
04.01.2023

KAYITSIZ III KARADENİZ'E ÇIKIYOR - EGE'DEN MARMARA'YA

Bu kış, "Özgürlük Hattının Batısına" isimli kitabımın dağıtımıyla geçti. Yeri geldi, Tüyap Boat Show'da stand açtık, zaman zaman kitap fuarlarına katıldık. Değer bilen insanların desteği ve Piri Reis Denizcilik Derneği'nin katkılarıyla, hiçbir dağıtımcı desteği kullanmadan 2500 adetlik 1. Baskı, 3 ay gibi kısa bir sürede tükendi. 2. Baskıyı kendi maddi imkânlarımla yaptım ve kitaba ilgi hâlen devam ediyor.

Çocuklara, gençlere veya erişkinlere, 40 farklı ülkede yaşamış biri olarak vatanseverlik duygularının önemini anlatmak, vatanseverlik duygularının aslında diğer dünya insanları ile bütünleşmede bir sorun olmadığını vurgulamak, onlara denizlerin neden en önemli değerlerimizin başında geldiğini, niçin denizleri korumamız gerektiğini anlatmak için 100'e yakın ilkokul, lise ve üniversite düzeyinde özel ve tüzel kurumlara, derneklere vs. sunumlar yaptım. Tüm bunlardan bir karşılık da beklemedim. Tek arzum, daha üretken olmamı sağlayacak engellerden arınmaktı.

Düzenlediğimiz sunumlar, beni Sinop'tan Afyon'a, İstanbul'a, Bursa'ya kadar gittiğim illerde insanlarla bütünleştirdi. Ancak kitap dağıtım sürecini yönetiyor olmak, zamanımı üretkenliğimi etkileyecek kadar aldı. Örneğin bu süreç, güvenilir başka bir kurumun elinde olsaydı, şu anda 2., hatta 3. kitabımı okuyor veya eğitim konusunda çok daha fazla uğraşlarımı görüyor olurdunuz.

Umarım kitap dağıtım işletmeleri, bir gün tek taraflı düşünmek yerine biraz daha dengeli, bencillikten uzak, toplumsal yarar sağlamayı amaç edinirler ki, yazarak üretmek isteyenlerin önü açılır, toplumlarına, dolayısıyla kendilerine, hatta kendi çocuklarına iyilik etmeye önayak olurlar. Maalesef ilkel kapitalizmin, ticari ahlak yoksunu ülkelerdeki kötü ve tek tarafa hizmet eden uygulamaları, kitap dağıtım sektörünü de kapsamış görünüyor.

Sanırım insanın bazı durumlarda kendi gücüne güvenmesi ve onu geliştirmesi, bazı koşullarda en önemli davranış biçimi. Tıpkı benim yapmaya çalıştığım gibi.

4 Mayıs'ta, vernikleme, güverte ve kamara temizlik ve düzen işlerini tamamladığım Kayıtsız dostumun üzerinde, sıkılmış olduğum düzenin içinden kaçarak en sevdiğim deniz Ege'ye açıldım. Sığacık Teos Marina'dan ayrılırken çocuklar gibi coşkuluyum. 4-5 mil ilerlemiştim ki, körfezin içine yapımı planlanan orkinos çiftliğinin dubalarını görerek moralimin bozulduğunu hissettim. Uzun zamandır Sığacık Körfezi'nin içinde sayısı artan küçük balık çiftliklerinin veya orkinos çiftliklerinin körfezin suyunu bulaşık suyu hâline getireceğini, karadaki altyapı tesislerinin yörenin doğal değerini yok edeceğini yıllardır yazıp söylemiştik. Bereket, Danıştay kararıyla buradaki orkinos çiftliğinin yapımı durduruldu. Ama dubalar hâlâ orada duruyor. Neden mi? Gözünü para hırsı bürümüş insanların, kendi çıkarları için ülkelerini kirletme yolunda çalışmaktan kolay kolay vazgeçme niyetinde olmadıklarından. Belki başka bir kurum veya mahkeme onlara tekrar denizleri kirletme yetkisi verir.

Danıştay'ın kararını aklıma getirdim, pozitif bir ruh hâli elde etmeye çalıştım. Zoraki bir gülümsemeyle Teke Burnu'nu döndüm. Yüksek dağların denize indiği, karadan araçla ulaşmanın mümkün olmadığı bu yöre için yıllardır "tahrip edilemez" diye düşünürdüm. Ancak suların kristal, cam göbeği gibi göründüğü bu yöre, şimdi balık çiftliklerinin ciddi tehdidi altında. Bakir kıyıları, taze kahvemi yudumlayarak seyrederken Ege'nin en sevdiğim yöresi olan Sarpdere Körfezi'ne yaklaştım. 90'lı yıllarda bu yöre için de karadan zor ulaşıldığı için yakın zamanda tahrip edilemez diye düşünürdüm. Ancak bu yörenin 5-6 mil kuzeyinde ve Sığacık Körfezi'nin içinde marinaların konuşlanmasıyla yörenin başına gelecekleri çok önceden fark etmiştim.

Ehil olmayan, doğaya ve deniz yaşamına saygı duymayan, deniz kültürünü hâlâ edinememiş tekne sahiplerinin maalesef sayıları hızla artıyor. Artık tekne almak kolay, eskiden gösteriş lüks otomobillerle yapılırdı. Şimdi marka teknelerle de yapılıyor. Denizcilik eğitimi ise birçok kurumda gösterişten ibaret, denizleri koruyacak, deniz yaşamını besleyecek unsurlardan yoksun.

Sarpdere Körfezi'nde küçük bir girintide belki 30 yıldan fazla süredir bir kayaya kıçtan bağlı olarak demirlerim. Kışları bile zaman zaman burada haftalarca kalırdım. Bu koyda hiçbir zaman kendi teknelerimden başka tekne görmedim gibi bir şey; şimdi yazları 30'dan fazla tekneyi görmek mümkün. Kimse yanlış anlamasın, alınıp gücenmesin; tekne sayısının artmasına lafım yok, tersine herkes denizlerden yararlansın isterim. Ancak deniz yaşamına ve denizlere saygı duymaları şartıyla. Denizlere ve deniz yaşamına saygı duymayan teknelerin sayısının artmasını hiç ama hiç arzulamam. Kantitenin değil, her yerde kalitenin artmasından yanayım.

Sarpdere'nin 1.5 mil kadar açığından geçerken, koyun sadece yarım mil önünde yeni atılmış balık çiftliği dubalarını görünce yerimden fırladım. Tekrar keyfim kaçtı. Bu kadar berrak denizleri ve doğal güzelliği olan bir koyun önüne balık çiftliği yapılmasına kim karar ve ruhsat verdi? Hâkim rüzgârların oluşturacağı akıntı hızı az da olsa, çiftliğin bütün pisliğini koyun içine taşıyacak. Yazıklar olsun! Bir işe yarayacağını sanmıyorum ama gereken yerlere uyarı ve şikâyetleri yapacağım. Ülkenin tüm değerlerini bozarak paraya dönüştürmek alışkanlık olmuş artık. Üstelik bunun adına da "üretim" diyorlar. Ben buna "üreterek bozmak" diyorum. Koruyarak üretemiyorsan, o farkında olmadığın büyük bir kayıptır!

Bozulmuş kafam, kaçmış keyfimle ilerlerken Çeşme yakınlarındaki çirkin yapılaşmaları, adeta dağların fareler gibi kemirildiğini görüyorum. Dünyanın hiçbir ülkesinde dağların bu kadar çok yontulduğunu, insanların oturmadığı veya yaşamadığı evlerin yapıldığını görmedim. İnşaat sektörüne dayalı büyüme, sakat bir çocuğun organının büyüdüğü bir büyüme gibi sağlıksız büyümedir!

Ildır Körfezi adaları, berrak suları, tarihi kalıntıları, görkemli yüksek dağları ile eşsiz bir Ege köşesidir. Ne yazık ki ağzına kadar, orkinos çiftliği dâhil balık çiftlikleri ile doldurulmuş; ne kıyılarında hayır kalmış ne de denizinde. Kafeslerin altında metrelerce artık birikmiş. İşletmelere sorsan ne derler biliyor musunuz? "Biz doğayı kirletmeden üretim yapıyoruz."

Karaburun Yarımadası, İskoçya kıyılarını andırır ama bir farkla: Burada deniz suyu kristalizedir, eşsiz berraklıktadır. Buraları gözümüz gibi korumalıyız. Belli ki buraların da doğal değeri anlaşılmamış, ilave balık çiftlikleri ile denizler parsellenmiş.

6 Mayıs'ta Karaburun'un balıkçı köyü Yeni Liman'a girdim. Çeşmealtı'ndan çocukluk arkadaşım Ercan, Meydan'daki kahvehaneyi işletiyor. Salmanın balçık zemine dokunmasını umursamadan hemen önündeki rıhtıma aborda oldum. Burayı çok seviyorum. Tahribat her yerde olduğu gibi söz konusu ama kafamızı ve dengemizi bozacak düzeyde değil. Köy kahvesinde çaylar içildikten sonra, kıyılarda ve dağlarında uzun bir yürüyüş yaptım. İğde çiçeklerinin kokusu, yemyeşil tabiat, berrak sular maneviyatımı artırdı.

Ertesi gün Yeni Liman'dan ayrıldım. Çok özlediğim Karaburun Büyükada'nın koyunda demirledim, her zaman yaptığım gibi berrak sularında yüzdüm ve öğle yemeğimi yedim.

Karaburun Büyükada, 3 kuvvet bir karayelle dolmuş yelkenlerim beni Foça'ya taşıdı. Limana girdim, dost tekneler arasında demirledim. Hep eski günleri düşündüm. Foça'da geçirdiğim çocukluk günlerimi... 1980'lerde, hatta 90'ların başlarında Dr. Faruk Amca'nın Azade teknesi dışında Foça'da bir tek yelkenli bile yoktu. Şimdi tekneler bağlayacak yer bile bulamıyor.

Foça'da 2 gün kaldım. Orak Ada ve sahil arasından geçerek, çocukluk ve gençlik çağlarında rüzgâr altında demirlemekten büyük mutluluk duyduğum Metalik Ada'nın önünde demirledim. Gene çocukluk çağlarımda yaptığım gibi dalarak deniz kestanesi topladım, yumurtalarını ekmek arasına doldurdum, zeytinyağlı limonlu denizci yemeğimi oluşturdum.

Hafif rüzgârlarla dünyanın 5. büyük konteyner limanının yapılıp bütün doğal değerinin yok edileceği Çandarlı Körfezi'ni geçtim. "O yapılmasın, bu yapılmasın" demiyoruz tabii ki ama doğru yerler mevcuttur elbette.

Körfezi geçip Corcia Adaları'nın önünden geçtim. Adalardaki balık çiftliklerinden suyun ve deniz tabanının ne hâle geldiğini, "balık çiftlikleri denizleri kirletmiyor" diyen uzmanların (!) gidip görmelerini tavsiye ederim.

EGE, BALIK ÇİFTLİĞİ YAPMAYA UYGUN BİR DENİZ DEĞİLDİR.

Kayıtsız'ın tavsiyesi: Ege'de balık çiftlikleri, karalarda belirli sanayi bölgelerinde ve ardındaki arıtma tesisleri ile konuşlandırılmalıdır. Aksi takdirde bu sektör, Türkiye'ye ve Ege'ye zarar verir. Döviz girdisi, ekonomik getiri vs. gibi yapıcı görünümlü söylemler, kısa vadeli ve günü kurtaran söylemlerdir. Orta ve uzun vadede bu sektör bu şekilde büyüdüğü takdirde ülkeye zarar verecektir.

Sonunda cennet Bademli'ye ulaştım. Bu yöre, yaşamış olduğum 3 okyanusun hiçbir köşesi kadar bana mutluluk veremez. Bölge kısa süre öncesine kadar sit alanıydı ve göreceli olarak bozulmamıştı. Şimdi korktuğum bir şey daha başıma geldi: Bölgede geniş çaplı inşaatlar başladı. Hem de en çirkin konut biçimleriyle dağları yontarak. Bademli'nin kıyıları kükürtlü kaplıca suları ile doludur. Gelir gelmez zeytin ağaçları altındaki sıcak 40 derecelik sulara kendimi bıraktım. Zaman zaman zeytinliklerin altında demirledim, zaman zaman kumsalların önünde. Bir hafta geçirdim bu sonu gelmiş cennette. Bence Bademli, millî park ilan edilmeli ve korunmalı. Bu, "Buradan gelir elde edilemez" anlamına gelmez. Akıllıca uygulamalarla doğa değerlerini koruyarak gelir elde etmek mümkündür.

Türkiye'nin sorunlarını ve doğanın sonunu getirecek bozuk mekanizmanın nedenlerini çok iyi biliyorum. Bunlara DUR demek için KAYITSIZ partisini kurup politikaya atılacağım. Oylarınızı KAYITSIZ partisine verin!

Bademli'den çıkıp zeytinin diyarı Ayvalık'a geldim. Cunda Adası'nı iskelede, o güzel kuzey Ege coğrafyasını seyrettim. Zeytin yeşili çok güzel bir renk, asil ve sade. Umarım zeytin ağaçları her zaman Ege'de, denizlerle iç içe olmaya devam eder. Ayvalık'ta karaya çıktım. Geçmişin izlerini taşıyan taş sokaklarında, eski binaların arasında dolaştım. Balık hâlinde dünyaya başka türlü bakan balıkçı dostların fakir sofralarına katıldım. Fiyatı sudan ucuz olan, tabiri caizse köpek öldüren şaraplarını paylaştım.

Balıkçıların da eski keyfi yok. Ağlarından artık deniz kokan tertemiz yosunlar, deniz canlılarından çok, şehrin atıkları ve doğal olmayan insan artıkları çıkıyor.

Bu akşam Fenerbahçe-Galatasaray maçı vardı. Maç berabere bitti ve Galatasaray şampiyon oldu. Sokaklar birbirine girdi. Galatasaraylıların coşkusu had safhadaydı. "Yahu tamam da; bu millet, takım tutmadaki fanatizmi kadar biraz da millî meseleler veya doğa meseleleri konusunda ateşli ve duyarlı olsaydı keşke, ülkemiz cennet olurdu" diye söylendim kendi kendime. Bizim çocukluğumuzda 80 yaşına gelmişler geçmişi yâd ederdi. Kötü değişim o kadar hızlandı ki bizler otuzlarımızda geçmişi aramaya başladık.

Ayvalık'tan ayrılıp Midilli Adası'nın kıyılarını takiben Müsellim Geçidi'ne ulaştım. Midilli'nin dağlarına baktığınızda insanlar tarafından kirletilmemiş yeşil alanlar veya doğayla uyumlu yapılar görürsünüz; bizim kıyıları denizden izlediğinizde ise adeta yağmalanmış, çirkin binalarla doğasına zarar verilmiş güzelim kıyılarımızı ve dağlarımızı görürsünüz.

Öğleden sonra Türkiye'nin en batı ucu Baba Burnu'na ve limanına ulaştım. Liman genişletilmiş, ilave edilen ikinci bir mendirekle güneyli havalara da kapalı hâle getirilmiş. Balığın bol, Ege atmosferinin korunduğu, denizlerin hâlâ temiz olduğu Babakale'de sadece bir keşif yaptım, kalmayı dönüşe bıraktım.

Her zaman sert kuzeyli havalarıyla teknelere kök söktüren 18 millik Bozcaada etabını, batı yönlü rüzgârlarla sıkı orsa ile rahat geçtim. Bozcaada Limanı'nın rıhtımına yaklaşırken 30 knot gücünde yağmurlu bir bora üzerimden geçti. Ada bu mevsimde çok daha çekici. Adada sanayi, balık çiftlikleri olmadığı ve kıyıdan uzak olduğu için limanın içinde bile pırıl pırıl bir su buldum. Deniz kestanelerini, denizyıldızlarını, karides yavrularını tıpkı eski günlerde olduğu gibi çok net biçimde görebildim.

Ertesi gün Çanakkale Boğazı'na girdim. Yüz binlerce insanımızın canlarını vererek bizlere altın tepside sunduğu bu güzel vatanda yaşadığım için onlara minnet ve saygı duydum. Çanakkale Abidesi önünde ay yıldızlı flok ile seyrederken bayrağımı yarıya indirerek şehitlerimizi selamladım.

Çanakkale Belediye Limanı'na girdim. Çanakkale'yi oldukça değişmiş buldum. Sahil daha düzenli, iç kısımları daha da yeşil. Buradaki dostlarla 2 güzel gün geçirdim.

Yağmur bulutları altında kuvvetli lodosla beraber Çanakkale Boğazı'nı yelkenle zorlanmadan geçtim. Hatta kuvvetli lodos, ters akıntıyı bile neredeyse durdurdu. Boğaz'dan geçen dost tekneler, yelkenindeki ay yıldızdan dolayı Kayıtsız'ı tanıdılar; telsizle ve telefonla çağrı yapmayı ihmal etmediler.

Marmara Denizi'nin pisliğini Ege Denizi'ne taşıyan Çanakkale Boğazı'nı geçip Marmara'ya çıktım. Zaman zaman yağmur altında Trakya kıyılarını takiben Mürefte'ye ulaştım. Mürefte'ye güvenli bir liman yapmışlar. Balıkçı kooperatifinin, limanlardaki yerlerinin bir kısmını gezi teknelerine pazarlamaları uygulamasının başladığı yıllardan beri karşıyım. Bu limanlar bizlerin vergisi ile yapılmıştır; teknelerimiz için ise her yıl harçlar ödenmektedir. Bütün bunların ötesinde, her balıkçı limanında marina ücretlerine yakın, birbirini tutmayan keyfî ücretlendirmeler yapılmaktadır. Bu limanlar hepimizindir, ücretsiz olmalıdır. Bununla birlikte, ehil olmayan, eğitimsiz, konuşma adabından ve nezaketten yoksun insanların işletmesine izin verilmemelidir.

Mürefte'ye geldikten 1 saat sonra, saçı sakalı birbirine karışmış, görevliye hiç benzemeyen kılıksız biri 40 lira ücret isteyip faturasını sonra getireceğini söyleyince onun görevli olduğuna pek inanmadım. Gece 11'de kamarada uyurken yüksek sesle seslenerek beni uyandırdı ve elinde makbuzla gelerek kaba saba bir üslupla ödeme yapmamı söyledi. Hem de elindeki fener ışığını gözümün içine tutarak, emir cümleleri kullanarak... Bunun, bu saatte insanları uyandırarak yapılacak bir şey olmadığını söyledim. "Senin peşinden koşamam" gibi ukalaca sözler üzerine deli tarafım ortaya çıktı ve adamı fena benzettim. Bir anda nezaketi yerine geldi. "Ücreti de ödemiyorum, defol git dilediğin yere şikâyet et" dedim. Delindiğimi anlayınca çareyi sıvışmakta buldu. Hâlbuki efendi birisi olsaydı onu zevkle bahşişe boğardım.

Barınaklarda özel teknelerden, o bölgeden gelip geçerken ücret alınması doğru değildir. Fırtınalardan, zor koşullardan sığınılacak yerlerdir limanlar; buralara insanlar korkmadan, çekinmeden girebilmelidirler. Kooperatiflerin ücret alma hakları vardır (maalesef) ama bu durum istismar edilmektedir. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın belirlediği rakamların ötesinde uygulamalar olmaktadır. Ücret alınacaksa her limanda ücretler sabit ve herkes tarafından açıkça bilinecek şekilde duyurulmalıdır. Benzer uygulamalara karşı direnmek esas olmalıdır.

Sabah erken ayrıldığım için limanda konuşacak kimse, görevli bulamadım. Limana ilk girdiğimde telefonumu görevliye bırakmıştım. Ücret ödemediğim için kooperatif başkanı Bedri Bey isimli biri bu akşam beni aradı. Önce beni dinlemeden suçlayıcı üslupla konuşmaya başlayınca sesimin tonu yine fena yükseldi. Kendisine özetle, işlettikleri yerlerde önce kim çalışıyorsa tavırlarına çeki düzen vermelerini öğütledim. Meselenin aslında para olmadığını, gecenin bir yarısında tekneye bir sarhoş görevlinin gelip densiz bir üslup, lisan ve yöntem kullanmış olduğunu belirttim. Teknelerin bir ev olduğunu, eşim ile orada olabileceğimi, o durumda elimden ciddi bir kaza çıkabileceğini bildirdim. Kendisi biraz daha anlayışlı konuşmaya başlayınca, milletçe aslında ne kadar anlaşmayı bilemeyen, dinlemeden hüküm veren, en son söylenecek şeyi en başından söyleyen bir millet olduğumuzu bir kez daha hatırladım. Hâlbuki telefonda suçlamak veya takım tutmak yerine "Özkan Bey, bir problem olmuş galiba; konuyu ben de dinleyebilir miyim, öğrenebilir miyim?" diyerek başlasaydı, yaşça benden büyüğüm olan birine daha yumuşak bir üslupla cevap verirdim. Neyse sonunda "Adamımın bir hatası olduysa onun adına özür bile dilerim" dedi. Kendisine, görevlilerin kılıklarına ve tavırlarına özen göstermelerini, Tarım Köy İşleri'nin belirlediği tarifelerin her yerde görünecek şekilde asılmasını tekrar tekrar hatırlattım. Kendilerinin kötü insanlar olmadıklarını, böyle bir şeyin ilk defa olduğunu söyleyince, başka insanlardan e-posta olarak gelen bazı olumsuz yorumları kendisine okudum. Sonunda konuyu kapattı, iyi niyetli olduğunu ve konuksever insanlar olduğunu yineledi. Ben de buna lafımın olmadığını, ancak ilk yaklaşımın bazen her şeyden önemli olduğunu, tekrar limanlarına uğrayacağımı kendisine hatırlattım.

Özeller hariç limanlar ortak kullanım alanları olmalı ve uzun dönem bağlamaları hariç ücret talep edilmemelidir. Denizcilerin limanlara girerken şüpheyle veya korkuyla girmesinin önüne geçilmelidir. Korku ve endişe hislerinin teknenin selametini olumsuz yönde etkilediği aşikârdır.

Yeşil Trakya kıyılarını takiben Tekirdağ'a ulaştım. Henüz ihaleye çıkmamış marinanın bir boş rıhtımına aborda oldum. Centilmen Tekirdağlılar ve İstanbul'dan gelen dostlar beni hiç yalnız bırakmadılar, şehirlerinde ağırladılar. Ertesi gün Tekirdağ Yelken Kulübü'nün genç yelkencileri Kayıtsız'ı ziyarete geldiler. Pırıl pırıl genç insanlar. Çanakkale'de bizlere tertemiz bir ülke bırakmak için canlarını vermiş insanlardan sonra, "Biz bu çocuklara ne kadar pis bir denizde yelken yapma imkânı sağladık?" diye hayıflandım. Arıtmanın bile olmadığı bu güzel şehirde insanların tüm pislikleri direkt denize boşaltılıyor.

Bu yazının bu kadar şikâyetlerle dolu olmasının yegâne sebebi, gelecek nesillere, bizlerin çocuklarına temiz bir Ege bırakma çabasından başka bir şey değildir. Doğanın tahrip edildiği koşullarda ruh sağlığı yerinde toplumlar oluşacağına inanmıyorum.

Gece boyunca ağır yağmurlar devam etti. Kayıtsız'ın minik yat sobası gece boyu çalıştı, Kayıtsız'ın kamarasını huzurlu ve konforlu yaptı. Tekirdağ'ın dost insanları ile vedalaştıktan sonra 4 kuvvet lodos rüzgârıyla, zaman zaman yağmur altında doğuya doğru seyre başladım. Marmara Ereğlisi'ni geçerek şehirlerin şehri İstanbul'a yaklaşmaya başladım. Ambarlı Limanı'nın hemen yanında kurulmuş, şimdiye kadar gördüğüm en korunaklı marina olan WEST ISTANBUL'a girdim. Marina henüz inşaat hâlinde ama tamamlandıktan sonra ortaya yatçıların her ihtiyacına cevap verecek düzeyde bir tesis çıkacak. 600'den fazla tekne denizde barınacak. 400'ün üzerinde tekne ise rahatlıkla karadaki ihtiyaçlarını görebilecek. West Istanbul Marina yönetimini oldukça aktif, idealist ve yatçılara iyi hizmet sunma arzusunda ve heyecanında buldum.

Birkaç gün buradayım, daha sonra Anadolu Yakası'nda Fenerbahçe'ye uğramak niyetindeyim.