Samsun Yelken Kulübü'nün değerli üye ve yöneticileri ile vedalaştıktan sonra, gün doğumuyla yola çıktım. Sinop Limanı'na kadar 75 millik mesafeyi, hafif hava yelkenlerini kullanarak, zaman zaman motor çalıştırarak 13 saatte aldım. Yol boyunca nem miktarı çok yüksek, deniz ağır soluganlıydı. Sinop Limanı'na vardığımda yığılmış balıkçı teknelerinin üzerine aborda oldum. Akşam Cenker kardeşim ve eşi Serpil ile Sinop'un meşhur cevizli mantısıyla akşam yemeğinde birlikte olduk.
Gece 3 sıralarında bir tur teknesi, gece kulübü gibi ışıklandırılmış görünümüyle, gürültü patırtı ile yanımda peyda oldu. Bağlandığım yerin kendilerine ait olduğunu, dilersem üzerlerine aborda olabileceğimi söylediler. Sabahın 6'sında tekrar denize açılacakları için pijamalarla dümene geçip Kayıtsız'ı başka tekneler arasına sıkıştırdım. Bu sefer yanımdaki tekneler sabahın 6'sında denize çıktılar, ben de doğru düzgün uyuyamamış oldum. Sabah 9'da Cenker arabasıyla gelerek beni 6 mil mesafede yeni inşa edilmiş Demirci Balıkçı Barınağı'na götürdü.
Sinop Demirci Balıkçı Barınağı
Demirci Barınağı, hemen yamaçtaki aynı ismi taşıyan küçük bir köyün altında kurulmuş, tertemiz, korunaklı, henüz tekne bile olmayan güzel bir liman. Kendi kendime "Keşke burada kalsaydım" diye hayıflandım. Tekneye döner dönmez motoru çalıştırıp acele ile limandan ayrıldım. Sakin hava bir süre sonra mutedil poyraza döndü. Dimdik yarların yanından keyifle seyir yaparken fark ettim ki telefonumu Cenker'lerin arabasında unutmuşum. Rotamı bir miktar iskeleye alarak Karadeniz'in en korunaklı doğal limanı olan Akliman'a yol verdim. Bir süre sonra Cenker, telefonumu Akliman'a getirdi. Telefon bahanesiyle Akliman'a ikinci bir giriş yapmak hoş oldu.
1 saatlik moladan sonra Türkiye'nin en kuzey burnu olan İnce Burun civarında, poyraza korunaklı koyları detaylı biçimde inceledim. Zaman zaman durarak demir molası verdim. İnce Burun'un altı, poyraza doğal liman. Birkaç yerde durarak dalış yaptım, balık bir kenara, pek canlı bile göremedim. Kuvvetlenen poyrazla yaklaşık 20 mil mesafedeki Çaylıoğlu veya eski ismi ile İstefan Limanı'na, sancak kontradaki flok, iskele kontradaki ana yelken ile ayı bacağı yaparak 4 saatte ulaştım. Dalarak rıhtım üzerindeki iri midyelerden toplayıp pilavını ve salatasını yaptım. Her zamanki ve her yerde olduğu gibi Kayıtsız'ı ziyaret eden meraklılarla sohbet ettim, evlerine davet edildim. İnsanların denizlerden gelenlere ilgi göstermesi, sanırım denizlere karşı olan sevgi ve merak duygularından kaynaklanıyor.
Derin bir uykudan sonra sabah tekrar yola koyuldum. Yolumun üzerinde bulunan Helaldi, Türkeli, Çatalzeytin, Abana, Yakaören, Gemiciler (Evrenye) barınaklarına teker teker girerek hem derinlikleri ölçtüm hem de yerleşim merkezlerini inceledim. Bu limanların girişlerinin neredeyse tamamı ağır fırtınalarla taşınan kumlarla sığlaşmış, özellikle tali mendireğe yakın kısımlarında kum bankları oluşmuş. İçeriye girişler çok ama çok dikkat gerektiriyor.
Abana Barınağı'nın kumla dolmuş girişi
Bazılarına ağır havalarda girilmesi çok tehlikeli. Özellikle Abana, Yakaören ve Türkeli adeta kum deposuna dönmüş. Bulanık sudan dolayı zeminin görünmediği bu limanlara, el iskandili ile çok temkinli ve yavaş hareket ederek girdim. Bazı limanlarda oluşan kum bankları ile içeriye giren solugan miktarının bile azaldığını, bu nedenle bu limanların daha korunaklı olduğuna bile şahit oldum.
Tüm gün süren keşiften sonra akşamüzeri İnebolu Limanı'na girdim. İnebolu'da dostlarla buluşup otantik çarşısında gezdikten sonra Kayıtsız'a dönüp yattım. Sabah tekrar batıya doğru ilerlemeye başladım. Girişinin kumla dolduğu Zarbana Barınağı'na soluganlı denizlerle girdim ve limanı inceledim. Yola devam ederek İnebolu'dan yaklaşık 17 mil mesafedeki Doğanyurt Barınağı'na girdim. Doğanyurt Barınağı, tali mendirek tarafında geniş bir alanı kumla dolmuş. Sığlığın etrafında geniş bir daire çizerek rıhtıma aborda oldum. Ağır dalgalar içeriye girip tekneleri hareket ettirdiği için koltuk halatları üzerinde sert yükler oluşturuyor. Daha rahat etmek için alargaya çıkarak demirledim.
Bir süre sonra halk bilgesi olarak nitelendireceğim bir balıkçı sandalıyla gelerek birlikte kahve içtik. Başlayan ağır yağmurla havuzlukta otururken, doğa bilincinden insancıl davranışlara, cumhuriyet değerlerinin önemine kadar ne kadar duyarlı olduğunu hissettim bu insanın. Bir kez daha cehaletin, okumakla düzeltilebilecek bir şey olmadığını düşündüm kendi kendime.
Ertesi gün çok ağır dalgaları ile bilinen Kerempe Burnu'nu döndüm. Rüzgâr çok az ama dalgalar çok iri ve rahatsız edici. Daha rahat seyir için derin suya, açığa çıkmak lazım, ama o kadar yol kaybına değmez diye düşündüm. Yol üzerinde doğa harikası Gideros Koyu'na girdim. Gideros, çok ağır havalar hariç gecelenebilecek, yemyeşil dağlarla çevrili, çanak şeklinde nefis bir koy. Etrafında deniz kıyısında bulunan, çiçekli bahçelerle bezenmiş balık lokantaları mevcut.
Gideros
Koyda su, Karadeniz standartlarının üzerinde temiz. Belki Karadeniz'in en çekici demir yerlerinden biri. Gideros'ta bir saatlik moladan sonra tekrar batıya doğru devam etmeye başladım. Doğanyurt'tan beri sürekli yalpalayarak kateddiğim 40 milden sonra Kayıtsız'a emek veren değerli ustaların olduğu Tekkeönü Barınağı'na girdim. Tekkeönü Barınağı'nda da ana mendirek kenarları kumla dolmuş, içeriye girişi zorlaştırmış. Köyde tekne ustaları ve eski dostlarla buluştum. Çoğu ağacı işleme becerisine sahip olmasına rağmen dışa açılamamanın, iş bulamamanın üzüntüsünü yaşıyor. Sanat içerikli bu mesleği koruyarak, geliştirerek onların yanında olmak, onlara yardımcı olabilmek için içimde birlikte çalışmak arzusu geçti.
Tekkeönü'nden ertesi sabah ayrılarak, adeta bir sörvey gemisi gibi yol üzerindeki koyları ve limanları tekrar ziyaret ederek Bartın Deresi'ne ulaştım. Bu sefer elektrik tellerine dokunmadan, Necdet abinin bulduğu bir başka ahşap iskeleye aborda oldum. Tekrar Necdet abi ve ailesi ve Bartın'ın o muhterem insanları ile buluşmak bana huzur verdi, kendimi evimde ailemin yanındaymışım gibi hissettim.
Bartın Deresi'nde bu kez Kayıtsız'ı Bartın Valisi Sayın İsa Küçük ziyaret etti. Bu değerli bölge için daha yaşanabilir, insanlara mutluluk verici ve denizciliğe uygun hale getirilebilmesi için neler yapılabileceğini konuştuk. Bartın Deresi yüzülebilecek kadar temizlense, kıyıları betonlanmadan, asfaltlanmadan, daha sık ağaçlandırılmış doğal yürüyüş yollarıyla düzenlense, üzerindeki çirkin köprüler yeniden doğaya yakışacak biçimlerde yapılsa, yemyeşil dağlarda yara gibi görünen ve doğayı toz içinde bırakan taş ocakları kapatılarak tekrar ağaçlandırılsa, dere üzerinden düzensizce geçen enerji kabloları düzenlense, tüm bunların sonunda yeterince tanıtımı yapılsa, eminim bölge tekneler tarafından fazlasıyla ziyaret edilir.
Bartın'a gelmeden önce Karadeniz'in turizm beldesi Amasra'ya girmiştim. Adeta Karadeniz'in Bodrumu'nu andırmaya başlayan şehri yorucu ve doğallığını kaybetmiş buldum. Ne yazık ki vizyonu dar yöneticiler ve kısa yoldan zengin olmayı hedefleyen bireylerin talep ve uygulamalarıyla, Türkiye'nin tüm doğal değerleri birer birer değil, onar onar yok edilmekte.
Kayıtsız III, Bartın Deresi'nde
Bu sefer 2 gün kaldığım Bartın Deresi'nde genç kardeşim Ali İhsan, üşenmeden tüm çamaşırlarımı yıkayarak tekneye getirdi. Ben de tekneyi hazırladıktan sonra tekrar Karadeniz'e açıldım. Sert poyraz, 13 mil mesafedeki Filyos'a (Hisarönü) kadar çarçabuk taşıdı. Limanda römorkör kaptanı Rizeli Temel Reis ile buluşmak hoş oldu. Tarak gemisi ile liman içini derinleştirmişler. Bir süre sonra, yolculuğum boyunca yakınlığını ve yardımlarını esirgemeyen Çaycumalı Samim ağbey arabasıyla geldi. Birlikte Çaycuma'ya giderek şehri gezdik.
Filyos
Akşam yemeğini Filyos'un birkaç km batısında, Türkali köyündeki bir salaş lokantada, kumsalda kırılan ağır dalgaların senfonisini dinleyerek yedik. Filyos'tan ertesi gün ayrıldım. Tekrar bir sörvey gemisi gibi hareket ederek yol üzerindeki birçok limanı ziyaret ederek Zonguldak Kozlu'da durdum. Buradaki dostumuz Halil ağbeyle lafladık. Sonra yol üzerinde birçok plaj, günübirlik demir yerleri ve limanlarda durarak Ereğli'ye ulaştım. Ereğli Yelken Kulübü'nün plastik pantonuna aborda oldum. Ereğli Yelken Kulübü aktif bir yelken kulübü, başlarında Kaan hoca gibi değerli bir antrenör ve çalışkan yöneticileri var. Onlarca genç arasında burada olmak beni mutlu etti.
Ereğli sahili, parklar ve kafelerle bezenmiş çok çekici bir bölge. Ağaç gölgesindeki kafeteryalarda oturup bir şeyler içmek son derece keyifli. Aynı zamanda bölgede son derece zengin, kökeni MÖ 2500'den başlayan bir tarih bulunuyor. Ereğli'de son derece nemli hava beni oldukça bunaltı; higrometre zaman zaman %90'a dayandı. 2 gün kaldıktan sonra tekrar denize açıldım. Yaklaşık 50 mil boyunca ağır dalgalarla sallanarak yelken motorla Kefken Adası'na bu kez doğudan yaklaştım. Hava kararırken girdiğim Kefken Adası'na doğudan yaklaşırken güneyinden geçmek biraz tüyleri ürpertiyor. Pazarbaşı Burnu'ndan 500 metre kadar açılan kayaların üzerinde kırılan dalgaların vahşi görüntüsü pek hoş değil. Bununla birlikte karşıdan gelen güneşe de gündüz saatlerinde dikkat etmek lazım. Bu bölge yüzlerce tekne veya gemiye mezar olmuş, sert havalarda son derece tehlikeli dalgalar üreten bir bölge.
Akşamın loş ışıklarıyla girdiğim Kefken Adası'nın koyunda ilk işim, karanlıkta dalarak el yordamıyla midye toplamak oldu. Midyeler pişerken gemi kurtarma istasyonundaki arkadaşlar kıyıdan seslenerek yemeğe davet ettiler. Kayıtsız'da dinlenmeyi tercih ettim. Gece adanın fenerinin ışığı, yıldızlar, iyot kokusu beni başka dünyalara taşıdı. Buranın gizemli doğasını çok sevdim. Ertesi sabah yelkenleri basarak hafif poyrazla çalkantılı denizde Kefken Limanı, Bağırganlık Balıkçı Limanı, Ağva'da kısa duruşlar yaparak Şile'ye ulaştım. Şile'nin son derece güvenli bir limanı var. Üstelik güzel bir coğrafi dokusu da var. Ama apartmanlarla set çekilmiş şehrimsi dokusu beni olumsuz etkiliyor. Şile'de bir gün kaldım.
25 mil mesafedeki İstanbul Boğazı'na giderken birçok deniz salyangozu toplayan teknenin arasından geçtim. Sonunda Karadeniz'deki 2 aylık turumu tamamlayarak 1 Ağustos 2012 tarihinde tekrar boğaza girmiş oldum. Boğazın hemen girişinde, Anadolu Yakası'nda bulunan Poyrazköy Barınağı'nda demirledim, tepedeki kafeteryaya çıkarak boğazın eşsiz manzarasını seyrettim.
Poyrazköy'den boğazın görünümü
Bir balıkçı lokantasında barbun tava yedim. Ertesi gün boğazı geçerek Marmara'ya girdim. İnanılır gibi değil, higrometre %50'ye kadar düştü. Karadeniz'in ağır soluganları yerine Marmara'nın çırpıntıları geldi. Geceyi Ambarlı Limanı'nın yanında kurulmuş İstanbul West Marina'da geçirdim. Buradaki dostlarla akşam yemeğinde birlikte olduk. Ertesi gün 4 kuvvetinde esen bir karayelle, Marmara Adası'nın kuzeyinde bulunan Saraylar Barınağı'na girdim. 50 mile yakın yolu 10 saatte aldım. Dağlar, çıkartılan mermerler nedeniyle bombalanmış gibi duruyor. Bununla birlikte ilk defa ziyaret ettiğim Saraylar Barınağı gözüme şirin ve huzurlu göründü.
Marmara Adası - Saraylar Barınağı
Sabah cam gibi denizde ilerlemeye, Çanakkale Boğazı'na doğru yaklaşmaya başladım. Karadeniz'den sonra solugansız deniz oldukça rahat geldi, teknede biriken işleri çok daha kolay tamamlar oldum. Akşam saatlerinde boğaza girerek Lapseki'nin 2 mil kuzeydoğusunda, feribotların bağlandığı Çardak Koyu'na demirledim. Çanakkale'de ertesi gün başlayan kuvvetli poyraz ve akıntı yardımıyla Kayıtsız'ı 10 mile kadar hızlandırdı. Boğazı hızla geçtim. Ege yaklaşırken bir askeri denizaltı ile burun buruna geldik. Denizaltıyı iskelede bırakarak Ege'ye çıktım.
Ege'ye çıkınca denizin rengi o alışkın olduğum boncuk mavisine döndü. Kuru ve serin rüzgâr beni kendime getirdi. Üzerimde bir coşku duygusu oluştu. Ana yelken ve flokla kanat kanaat Türkiye'nin en batı burnu Babakale'ye yaklaşırken, teypte Cem Karaca'nın "Ülkem Benim" parçası çalıyor. Üzerimdeki coşku duygusu, her alanda heba edilen ülkemin durumunu hatırlatarak yerini derin bir hüzün duygusuna bıraktı. Güneş ışınlarından yıpranan yorgun ay yıldızlı floğum artık son günlerini yaşıyor; onu parçalamamak için dikkatli kullanıyorum.
Akşam Babakale'ye girdim. Av yasağı bitmiş, avdan dönen balıkçı motorlarına aborda oldum. Ciğerci kedileri gibi ağdan artan kalamar, ahtapot ve karidesleri topladım. Dalarak bir tane daha ahtapot yakaladım. Ege deniz ürünlerine duyduğum özlemden olacak, ahtapotlardan birini 5 çayının yanında bisküvi yerine yedim. Akşam ayakkabılarımın çıkardığı cırt cırt seslerini dinleyerek, nefis kuzey Ege atmosferinin farkında olarak, kıvrılarak giden toprak yollardan ilerleyerek bir balık restoranına, Altınoluk'tan gelip beni ziyaret eden Murat kardeşimle gittik.
Tuzlu mavi deniz, iyot kokuları, Kaz Dağları'nın bol oksijeni, serin yaz meltemi beni çok ama çok mutlu etti. Atlantik'te veya Pasifik'te veya Hint Okyanusu'nda hiçbir ticaret rüzgârı veya muson rüzgârları bana Ege'nin melteminin verdiği keyfi vermedi, böylesine tenimi okşamadı. Bu nedenle bu kuru ve bol oksijenli ferahlatıcı rüzgârı tekrar hissedebilmek için yaz bitmeden, Eylül öncesi Ege'ye girmeyi yola çıkmadan kafama koymuştum. Umarım içine ettiğimiz dünyada insanoğlu gün gelir de bu güzel rüzgârın da sonunu getirmez. Kaz Dağları yanmaya devam ederse, küresel ısınma devam edip karalar ısı değiştirip Azor Yüksek Basıncı yer değiştirir veya yok olursa, imbat da biter, ayvayı da hem de sapıyla yeriz.
Babakale'den sabah 6-7 kuvvet sert bir rüzgârla ayrıldım. Ayvalık yerine, zeytinlik kıyıları takiben doğuya, Edremit Körfezi'nin içine doğru ilerlemeye başladım. Önce Sivrice'de durdum. Yıllardır Sivrice'deki burnuna karakter veren fener binasının yanına, gemi tanımlamada kullanılan çirkin ve kaba bir AIS anteni konulmuş, adeta hilkat garibesini andırıyor. Yazık, çok yazık. Yaparak bozan, değer bilmez, koruma özürlü ülkelerin başında yer alıyoruz. Bu anteni koyacak başka yer mi yoktu???
