Kayıtsız III \u0130zmir
04.06.2026

BARTIN'DAN SAMSUN'A

Bartın Deresi'ndeyken başlayan kuvvetli poyraz, burada kalış süremi uzatmama neden oldu. Ama hiç problem değil. Çünkü huzur dolu bir konumda, iyi dostlarla beraberim. Necdet abi son derece aktif ve sosyal bir insan. Çevresinde toplumun her kesiminden hoş sohbet, iyi insanlar bulunuyor. Evinin önünde, dere kıyısında bulunan ahşap iskelesi, bağlandığı yer olmanın dışında aynı zamanda dostlarını, eşi Necla yenge nin yaptığı taze, mis kokulu çaylarla ağırladığı bir mekân. Özellikle güneşin kırmızı renklerle battığı serin Karadeniz akşamlarında, kurbağa seslerinden oluşan senfoniyi dinleyerek burada toplanmaktan büyük huzur duydum. Aklıma Çeşmealtı'ndaki huzur dolu çocukluk günlerim geldi. Evimizin önündeki iskelede teknelerimle uğraşır, balık yakalar veya adalar arasında dolaşırdım. İnsanlar o zamanlar çok daha hırslardan, kötülüklerden uzaktı. Deniz tertemizdi, kıyılar doldurulmamıştı. Ne para vardı, ne lüks tüketim maddeleri, ne "shopping center" denilen o insan uyutma odaları. Ama o zamanlar insanlar hem sağlıklı hem mutluydu. Domatesin, biberin bile kokusu bambaşkaydı. Burada bir parça o günleri hatırladım. Umarım Bartın insanları kendilerini, çocuklarını, kentlerini ve doğalarını bu yüzyılın pek fark edilememiş kötülüklerinden korumayı becerirler. 40'lı yaşlarda geçmişini özleyen bir insan olacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Türkiye çok ama çok hızlı bir yozlaşma sürecinde...

Bartın Deresi'nde

Bartın Deresi'nde, Necdet abi vasıtasıyla tanıştığımız bir başka dostumuz Nazmi abi, eşi Hatice hanım ve anneleri 80 yaşlarındaki Zeynep teyze. Nazmi abinin evine ne zaman gitsem, eşinin yaptığı çaylar ve sıcak poğaçalarla ağırlanırım. 1 dönümlük yemyeşil bahçelerinde, Karadeniz'de yetişen birçok sebze ve meyvenin arasında kaybederim kendimi. Çilek, erik, domates, biber, maydanoz, ne ararsan var. Kimyasal ilaç yok, hormon yok, her şey doğal ve lezzetli. Nemli otların üzerinde bulunan iri salyangozları ne zaman toplasam, Zeynep teyze arkamdan gelir, gülümseyerek o sevimli üslubuyla, "Allah canını almasın, o yenir mi, günaha gireceksin oğul" diye seslenir. Ben de ona sarılıp "Sana bir gün bu salyangozdan yedireceğim" derim. Bizde Giritlilik olduğundan, dedem yaşarken Çeşmealtı'ndaki evimizde sezonda bir kere salyangozun domatesli soğanlı yahnisi yapılır, iğrenerek bakanlar, denedikten sonra kapımızdan ayrılmazdı. Müveddet anneannem, çocuklara günah yazmaz düşüncesi ile salyangozları kaynayan tencereye bana attırırdı. Sanıldığının tersine salyangoz, ottan başka bir şey yemeyen son derece temiz ve sağlıklı bir gıdadır.

Bartın Deresi'nde poyraz devam ederken, can yoldaşım Suzan hanım İzmir'den otobüsle Bartın'a geldi. Böylece Kayıtsız III, bekâr teknesinden aile teknesine döndü. Suzan'ın Kayıtsız'a bağlılığı, ona olan özeni, onun minik kabinini yeterli bulup orada mutlu olması, benim ona olan saygı ve sevgimi artıran önemli etkenlerden biridir. Hep konforlu koşullarda yaşamış bir insanın hiç kapris yapmadan, şikâyet etmeden bu küçük teknede mutlu olması, tevazu ve asaletin birbiri ile çelişen öğeler olmadığının en iyi kanıtıdır herhalde. Aslan Suzan, hoş geldin! Suzan'ın gelişi şerefine buradaki dostlarımızla, Nazmi ağbeylerin evinde bir ziyafetle ağırlandık.

Bartın'da

Ertesi gün bir araba kiralayarak 2 gün boyunca Safranbolu, Kastamonu, Ilgaz Dağları, Küre Dağları üzerinden İnebolu'ya ulaştık. Dağlar arasından devam eden nefis manzaralı kıyıları takip ederek tekrar Bartın'a döndük. Suzan, İzmir'deki işleri nedeniyle İzmir'e döndükten sonra, Necdet abiyle 100 metrelik bir hortum hazırlayarak tankları doldurduk. Ertesi sabah yüksek gerilim hatlarının altından, mesafenin en yüksek olduğu kenardan tellere dokunmadan geçerek Bartın'dan ayrıldım. Rüzgâr durmuş ama poyrazdan soluganlar hâlâ işliyor. Amasra önlerinde ağır bir sisin içine girdim. Bir süre sonra teknenin bastonu bile zor görünmeye başladı. Okyanuslarda fırtınalar atlatıp, balinalara çarpıp tek parça hâlinde buralara dönüp, Karadeniz'de bir tekne ile çarpışırsam, bahtsız bedevi örneğindeki gibi... Neyse.

Amasra

Sis altında 20 mil kateddikten sonra Kayıtsız'ın kaba inşaatının yapıldığı Tekkeönü köyüne ulaştım. Giriş kumla dolmuş, tali mendireğe yakın derin kanaldan içeriye sorunsuz girdim. Bir balıkçı teknesine aborda olurken, Kayıtsız'a emeği geçmiş Ali usta "Hoş geldin" diyerek yardımıma koştu. Kayıtsız'ın imal edildiği tersanenin, kötü giden işlerden dolayı kapalı olması, harap bir biçimde terk edilmiş görüntüsü içimi burktu. Tekkeönü'nde ahşap tekne yapımı baba mesleği, eski bir gelenek; birçok insan ağacı işlemeyi öğrenerek hayata başlıyor. Yörenin potansiyeli genelde tek tip balıkçı tekneleri üzerine kurulu. Bu yetenekli insanları daha yaratıcı kılacak, daha bakım/sorunsuz modern inşaa yöntemleri ile ihracat yaptıracak bilgi ve üretim düzeyine gelmesi için bir eğitim programı ne yararlı olurdu. Yörenin insanları ne yazık ki geçimini bile sağlamada zorlanıyorlar. Tekkeönü, nefis bir coğrafi konumda, korunaklı bir limana sahip. Ancak bakımsız ve pis bir kumsalı var. Yıllardır kumsaldan çöpler toplanmıyor. Kahvehaneler ise ağzına kadar dolu. Bu kadar küçük bir köyü imece usulü bile tertemiz yapmak zor değil. Ama insanlar birçok yerde olduğu gibi kahvehanede oturmayı tercih ediyor. Yazık bu ülkeye, çok yazık oluyor!

Kayıtsız'ın imalatının başladığı yer: Tekkeönü

Akşam burada tekne malzemeleri taşıyan Hasan Çelebi dostumuzun evinde, eşinin yaptığı yemeklerle ağırlandık. Kayıtsız'a emeği geçen Hüseyin Bakan ve Ali ustalar da bizimle beraberdi.

Kayıtsız'a emek veren değerli ustalar: Hüseyin ve Ali usta

Hasan Çelebi kardeşimizin bahçesindeki tavukların taze yumurtaları ile doldurulmuş bir kovayı kabul ettikten sonra tekneye döndüm, dostlar tarafından uğurlanarak tekrar Karadeniz'e açıldım. Yaklaşık 14 mil mesafedeki Cide Limanı'na girdim. Cide Limanı büyük ve güvenli bir liman, çevresi güzel dağlarla çevrili. Biraz şehri gezdikten sonra "Aybot" isimli tekne yapım firmasının işletmecisi Yaşar kardeşim geldi ve şehri gezdirdi. Akşam bir yüzen gemi restoranında Karadeniz'in meşhur barbunya tava(sı)nı yedik. Ertesi gün yaklaşık 40 mil katederek İnebolu Limanı'na girdim. Yol boyunca az rüzgâr ama iri dalgalar vardı. Kayıtsız yalpalayıp durdu. Özellikle Kerempe Burnu önlerinde dalgalar 3 metreye ulaştı. Yolumda bulunan küçük balıkçı barınaklarını sırasıyla kontrol ettim. Bazıları barınaktan çok bir tuzağı andırıyor. Kerempe'deki barınak, karayeli tamamen içeri alıyor. Bir karayel fırtınasında içeride kalan teknenin selameti, yine denize çıkmaktan başka değil sanırım. Doğanyurt güzel bir ilçe. Limanın içi, tali mendirek önleri ağır fırtınalarda yanıbaşındaki nehirden taşınan kumlarla dolmuş. Oturmamak için ana mendireğe çok yakın geçtim, iskeleye doğru geniş bir daire çizerek mendireğe aborda oldum. İçerideki derinlikleri ölçtükten sonra limandan ayrıldım ve Zarbana Balıkçı Barınağı'na girdim.

Doğanyurt

Zarbana veya diğer adıyla Özlüce sağlam bir barınak ama ağzı Doğanyurt'tan beter dolmuş. Ana mendirek kayalarını sadece 2 metre sancağımda bırakarak zor bela içeriye girdim. Bu limanlara bilmeyen bir teknenin bir fırtına önünde içeriye girmesi son derece riskli. Derinlik kontrolünden sonra İnebolu'ya ulaştım. 1989 yılında Sadun Boro ağabeyi burada karşılamış olan Mustafa ve Bülent ağbey, beni rıhtımda karşıladılar. Mustafa ağbeyin kendi inşa ettiği bir Karadeniz çektirmesi, Bülent ağbeyin ise bir motor yatı var. İnebolu'nun şehir dokusu oldukça ilgimi çekti. Şehri en yüksek tepesinden nefis bir manzara var. Limandan şehir merkezine 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılıyor. Eski evlerin, dar sokakların bulunduğu şehir merkezinde lokantalar, bakkal ve manavlar, kahvehaneler bana eski Türkiye dokusunu hatırlattı. İnebolu, Kurtuluş Savaşı'nda deniz yoluyla Anadolu'ya İstanbul'dan veya Rusya'dan cephane taşıyan yürekli kayıkçıları ile nam salmış. Sert denizlerde, Yunan savaş gemilerinin bombalamalarına karşı, kurtuluş savaşı boyunca "piyade" denilen dar uzun kayıklar buraya cephane taşımış. Daha sonra cephaneler kağnılarla Anadolu'ya ulaştırılırmış. Piyade tekneleri, şehir merkezinde deniz kıyısında bulunan bir müzenin önünde bulunuyor. Zamanında Atatürk tarafından ziyaret edilen ev, bugün müze olarak kullanılıyor. İnebolu, toprak kaselerde yapılan nefis etli güveci ile meşhur.

İnebolu'da esnafla ve şehirden görüntüler

Bir gün Bülent abinin arabasıyla doğuya doğru Abana'ya kadar gittik. Sırasıyla Gemiciler, Yakaören ve Abana limanlarını ziyaret ettik. Gemiciler, küçük, zevkle yapılmış evleri, yeşil dokusuyla temiz bir köy. Limanı ağır poyraz hariç güvenli. Abana ve Yakaören barınak ağızları kumla dolmuş, içeriye ancak ana mendireğe yakın çok dar bir kanaldan girilebilir. Özellikle Yakaören'deki barınağın ağzında dalgalar çok tehlikeli biçimde kırılıyordu.

Yakaören Limanı'nın önünde kırılan dalgalar

İnebolu'dan ayrıldıktan sonra yaklaşık 34 mil mesafe katedip, eski ismi İstefan, şimdiki ismi Çaylıoğlu Balıkçı Barınağı'na girdim. Güvenli, sağlam bir liman, ancak içinde daimi bir hareket olduğu için rıhtıma aborda olmak küçük tekneler için biraz rahatsız edici olabilir. Rıhtım duvarlarında Karadeniz'de gördüğüm en iri, en dolgun, en lezzetli midyeleri buldum. Midyelerin üzerinde gezinen pavuryaları elle yakaladım. Çaylıoğlu köylüleri genelde yurt dışında veya İstanbul'da yaşıyor. Yazları buraya tatile geliyor. Halkın cana yakın, yardımcı ama biraz tutuculuk yanları ağır basıyor. Yanıma gelen, yaşça benden büyük örtülü bir hanım, beni evine yemeğe davet edemediği için üzüntüsünü belirtti. Sebebi, çevrenin dedikodu yapması ve hakkında kötü konuşulması ihtimaliymiş. Düşünecek kadar zekâsı olmayanlar ancak çevresindekilerin yaptıklarıyla ilgilenir.

İstefan - Çaylıoğlu

Çaylıoğlu'nda alışveriş yapacak hiçbir mekân yok. Doğası çok güzel. Dut ve erik ağaçlarından atıştırarak 20 dakika yürüdüğünüzde, manzarası harika nefis bir tepeye gelirsiniz. Ertesi gün canlanan karayel ile tam armada Türkiye'nin en kuzey burnu İnce Burun'u bordaladım. Burası Türkiye'nin Horn Burnu. Sert karayel buralarda çok iri dalgalar oluşturuyor. Bereket hava oldukça mülayim.

İnce Burun, Akliman

Buraların meşhur fiyordu Hamsilos'a girdim. Hamsilos, doğa harikası bir girinti. Maalesef ağzı poyraza açık, içinde su derinliği az olan bir başka yarık, batıya doğru giriyor. İçine iskandil kontrolü altında 50 metre kadar girince soluganlar kesildi. Biraz yüzdüm, derinlikleri belirledim. Daha sonra Hamsilos'un 1 mil kadar güneyinde, yörenin tek doğal limanı Akliman'a girdim. Birçok yerde derinlik ölçümü yaptım. Koyun en korunaklı girintisinde bir ahşap iskeleye aborda oldum. Nefis bir yağmur başladı. Kamarada oturup keyfini çıkardım. Yağmur ninnisi altında derin bir uyku çekmişim.

1 Temmuz'da Sinop Yelken Kulübü'ndeki arkadaşlar, limandaki denizcilik bayramı gösterisine Kayıtsız'la katılmamı istedi. Avara olarak Sinop'a geçtim. Şehir merkezinde halkın önünden turlayıp limana girerek bir balıkçı teknesine aborda oldum. Sinop, yer bulmakta zorlandığın tek liman oldu.

Sinop

Sinop şehri, coğrafi konumuyla, kalesiyle çekici bir yer. Ancak yerli turist akını burayı fazla sıkış tepiş yapmış. İnsan huzurla yürüyemiyor veya bana öyle geliyor. Tur tekneleri, renkli lambalarla aydınlanmış, yüksek müzik eşliğinde göbek atan vatandaşları eğlendiriyor(!) Sinop Yelken Kulübü'nde başta Cenker/Serpil çifti, kulüp başkanı Oğuz abi ve Doğan kardeşim ve daha birçok dost, yardım ve ilgilerini esirgemedi.

2 Temmuz'da değerli büyüğümüz ADF Başkanı Teoman Arsay'ın düzenlediği geleneksel Kayra Rallisi'ne ait 10'un üzerinde tekne Sinop'a geldi. Hep birlikte Sinop Yelken Kulübü'nde düzenlenen bir gecede birlikte olduk. Sinop, sanırım bahar aylarında daha sakin ve çekici olurdu. Dostlarla vedalaşır vedalaşmaz yelkenleri basıp Gerze Limanı'na geçtim.

Gerze'de hayatımda gördüğüm en ağır yağmurlardan biriyle karşılaştım. Sabah kalktığımda deniz, nehirlerden gelen kütük ve dal parçalarıyla doluydu. Aldığım haberlere göre Samsun'da sel nedeniyle 10'dan fazla vatandaş hayatını kaybetmiş. Limandan ayrılıp 15 mil güneydeki Yakakent Balıkçı Barınağı'na geçerken defalarca yüzen kütüklerle çarpıştım. Yakakent Balıkçı Barınağı'nda balıkçılar işi gücü bırakmış, denizden kışlık odunları toplamakla meşgullerdi. Yakakent'te Hüseyin bey isimli bir arkadaş beni karşılayarak çevre köyleri gezdirdi.

Ertesi gün Yakakent'ten ayrılarak Kızılırmak Deltası'nın bulunduğu Bafra Burnu'nu döndüm. Buraları Karadeniz'in yegâne alçak sahilleri. Sığlaşma ihtimaline karşı, delta ağzından 300 metre kadar açıktan geçtim. Alçak kıyıları takiben güneye, Samsun'a doğru hareket ettim. Samsun'a 14 mil mesafede Dereköy isimli balıkçı barınağına girdim, derinlikleri ölçerek limandan ayrıldım. Çok sıcak ve nemli bir havada Samsun Yelken Kulübü'ne ayrılmış barınağa, hemen sosyal tesislerin önündeki rıhtıma baştan demir atarak kıçtan kara oldum.